YAŞAM ÜZERİNE…


Herkes mi böyle yapar, bilmem.Uyanır uyanmaz yaşam üzerine düşler kurarım ben. Uyandırana şükrederim önce. Gecenin karanlığından parıltılı gökyüzünü indirmek güç iş olmalı. Hayran kalırım…Sonra parıltıların kaynağına dönerim: Güneşe. Uzun uzun bakamayız ya hani, tuhaf gelir onun bu halleri.Eşsizliği… Onun gibi bakamamağımız şeyler var bu hayatta. İsteyip de sahip olamadığımız güzellikler barındırıyor, her bir yürek. En dillerde dolaşanı, en güneş gibi bakmak isteyip bakamadığımız olanlarından, mutluluktan bahsedelim biraz.  Bu kadar ucuz, bu kadar sadeyken neden kimse ulaşamıyor dersiniz? Güneş gibi. Baktıktan sonra gözerimizi karartıyor. Hiç elimizle tutamayacak, doyasıya tadına varamayacak gibiyiz. Bu yüzden bakmıyoruz bizde. Gözden uzak. Haliyle gönüldende…

 

Âdem ile Havva nasıl ki eşse, yaşamla mutlulukta öyle. Bu kadar eski.Bu kadar bizden. Tarihin tozlu raflarında... Rastladığımız her dizede, mırıldanıp durduğumuz her türkü de…  Yaşamın en derininde… Nasıl Âdem’siz Havva olmadıysa, yapamadıysa, yalnızlığı düğümleşip dualarını duyuramadıysa, yaşam da mutluluk olmadan yapamıyor. Onun da kelimeler dolanıyor boğazına. Düğüm düğüm oluyor. Sessizce akıp gidiyor zamanda. Kayboluyor avuçlardan… Tam tersiyse şöyle: Mutluluk ve yaşam rastlaşıyor.Havada ki tüm o moleküller, yüreklerde ki umutlar çarpışıp filizleniyor. Gözler parlıyor. Kimyası değişiyor günün. Yaşamla beslendiğinde değerleniyor.Sende faydalı işler peşinde koşuyorsun. Kalbin güç pompalıyor. Kandan çok güç... Elinden tutuyorsun, yaşamı yakalayamamış oturup kalanların. Kıyısında kalıp, uzaktan izleyenlerin… Kalemine sarılıyorsun, projelerine dalıyorsun, önlüğünü giyip hayat kurtarıyorsun, kelimelerini alıp öğretici oluyorsun… Elinden ne nasıl gelirse, Amacın neyse, ne düştüyse payına ona koyuluyorsun…

 

Payına ne düştüyse dedik ya hani. Size iki kareden bahsedeceğim.  İki görüntü.
İki hikâye. İki yaşam.  İki resim ki gördüğüm andan beri gözümün önünden gitmiyor. Zaman işlemiyor. Silinmiyorlar... Biri titrek bedeniyle otobüsten inmeye çalışan bir amcaya ait. İstediği tüm durakları yitirse de inmeye çalışıyor. Bir insanın hareket etme süresi, tüm o refleksleri ne kadar sürebilirse on katı yüz katı yavaşlıkta. Titreyerek atılan adımlar. Ardı gelmeyen soluklar. Engel olamıyor ona. Ama yabancısı şehirin. En yabancılarından hayatın... Başarsa da inmeyi, devam edemiyor yaşama. İleriye doğru bir adım atsa da ruhu eşlik etmiyor ona. Meğer son durağı, son adımı, son soluklarıymış… Diğer kare minik bir bedene ait... Yüzü yaralarla dolu minik bir beden... O da şehre yabancı. Elinde mendili. Diğer yaşıtları gibi yetişkinleri gözlüyor. Bir iki bozukluk onu heyecanlandıran sayılı şeylerden... Yabancı o da hayata. Bilmiyor oyun oynamayı. Vakti olmamış. Büyümüş hemen. Hiç çocuk kalmamış. Şımarıklık yapamamış. Ayaklarını yere vurup bir şeylere diretememiş. Fırsatı olmadan patlamış bombalar yanında. Sadece yüzü değil yüreği de yaralanmış. Buruk gözleri, bozuklukların artan ses ile parlasa da. Buruk…
Her kare de durduruyor zamanı. Anlamını yitiriyor dert edilenler. Kaybettim dediklerin toz oluyor. Öldüm bittim. Düştüm artık kalkamam dediklerin şu iki görüntü ile sonlanıyor. Yaşam, böyle karelerle dolu sevgili okur! Bakan görüyor. İnadına bakan görüyor. Güneşten korkup kaçan hastalanıyor. Kaçmak yerine inadın ışığa koşmak duası ile… Vesselam.

YAZIYI PAYLAŞ!

İlk Yorum Yazan Sen Ol!

YAZARIN SON 5 YAZISI
31Oca

SİZİ ANLAMIYORUM!

12Ara

NİHAYET!

08Ekm

Tüy

23Tem

MESAFE

19Haz