İLİM, ÂLİM ve SORUMLULUK ...1


Bilindiği üzere Kur’ân, ayet ve surelerinin indiği zaman, mekân ve muhtevaları itibariyle Mekkî ve Medenî diye bir tasnife tabii tutulmuştur.

 

Mekke’de nazil olan ayetlerde ağırlıklı olarak imani ve itikadî konular işlenmiştir ve bu ayetlerde Allah’ın yaratıcılığına ve rububiyetine dikkat çekilmiştir. Bir başka deyişle Mekke’de rububiyet tevhidi on üç yıl yoğun bir şekilde vurgulanmıştır. Medine’de ise hayatın farklı alanlarında Allah’la beraber veya Allah’ın dışında var olan sahte ilahların reddedilmesi istenmiştir. Yani ulûhiyet tevhidine vurgu yapılmış ve tevhitte süreklilik esas alınmıştır.


Medine’de ilim, eğitim, öğretim, hukuk, ticaret, imaret, savaş ve barış gibi hayatın değişik cephelerinde mücadele veren Müslümanlar, bu alanlarda anlamsız bir koşuşturma içerisinde boğularak savrulmak yerine, uğraştıkları alana tevhidi taşımak gibi bir sorumluluğu üstlenmişlerdir. Bu yüzden savaşın da, barışın da, sanatın da, şiir ve edebiyatın da ana teması tevhid ve ilahi aşk olmuştur. 


Tevhitte devamlılık ilkesi hiçbir zaman unutulmamıştır. Cihattan ve cihadın, yani savaşın ilkelerinden bahseden ve Medine’de nazil olan Muhammed suresinde Allah (c.c) “Bil ki Allah’tan başka ilah yoktur” şeklinde buyurmuştur. Buna benzer ayetler Medenî sureler içerisine de serpiştirilmiştir. Dolayısıyla bu ayetlerden, Müslüman olmaktan daha önemli olanın, hayatın her anında Müslüman kalmak ve Müslümanca ölmek olduğu anlaşılmıştır.


Aynı şekilde akademik ve entelektüel dünyaya da tevhitte devamlılık ilkesi taşınmak durumundadır. Aksi takdirde değişik sâiklerle koşuşturmalar içerisinde boğulmak ve savrulmak gibi bir riskle karşılaşılmaktadır. Çünkü emperyalist amaçlarla üretilen bilgi, ideolojik, subjektif ve bir o kadar da cazip kalıplarla sunulmaktadır.


Kapitalist ve seküler bir zihniyete dayalı olan bu bilgi en büyük güç olarak tanımlanmakta, erdem ve değer olmaktan çıkıp iktidar aracı haline dönüşmektedir. Yaşadığımız çağa da bilgi toplumu, bilgi çağı, denilerek bilgi,çağın yeni ilahı olarak kutsanmakta ve insanları da arkası sıra sürüklemektedir. Artık o Cürcânî’nin "Gerçeğe ve vakıaya uygun düşen kanaat" diye ifade ettiği, idrak etmek, düşünmek, fehmetmek ve hayal etmek manalarına da gelen ilim kaybolmaya yüz tutmaktadır. Bilinenden hareketle eşyanın hakikatini, ruhunu, özünü ve bütününü görmek diye tanımlanan irfan dan hiç bahsedilmemektedir.


Dolayısıyla ilimle; öğreten, öğrenen, dinleyen veya bunları seven olmak gibi farklı şekillerde münasebeti olan bizlere ciddi sorumluluklar yüklenmektedir. Bu yüzden ilim ve irfanı yeniden keşfetmek, üretmek, tahsil etmek, destek vermek ve gündeme taşımak gibi bir sorumlulukla karşı karşıya bulunmaktayız.


Bilgi adıyla sunulan her şeyin vahiyle sağlamasını yapmak, ilim ve irfan filitresinden geçirmek durumundayız. Bu bağlamda en büyük sorumluluk şüphesiz alim veya aydın sıfatını haiz insanlara düşmektedir. Bu sorumluluğun büyüklüğü ve ulviyeti sebebiyledir ki ilim ve ona sahip olan alim bir çok ayet ve hadiste övgüye mazhar olmuştur.... Devam Edecek...

YAZIYI PAYLAŞ!

İlk Yorum Yazan Sen Ol!

YAZARIN SON 5 YAZISI
08Mar

ANNELER

28Şub

İLİM, ÂLİM ve SORUMLULUK 2…

22Şub

İLİM, ÂLİM ve SORUMLULUK ...1

07Şub

İMAN, NİYET VE RANT…

03Şub

HIRS, DEVE VE RANT...