SAVAŞIN GETİRDİKLERİ- II


Adı Hasan, 65 yaşında. Beş ay önce Suriye Halep’ten gelmiş. Sınır hâlen kapalı olduğu için kaçak

yoldan gelmiş. Çoluk çocuk demeden zorlu bir dağ yolunu geceleyin aşıp sınırı geçebilen şanslı

ailelerden biridir. Her iki taraftaki sınır kaçakçılarına kişi başı 250 TL ödeyerek Türkiye tarafına geçmiş.

27 yaşında bir delikanlı iken Suriye’de İhvan-ı Müslimin’e mensup olmaktan cezaevine konmuş. Ailesi

nerde olduğundan, sağ mı, ölü mü olduğundan haber alamamış. Hanımı 9 yıl bekledikten sonra başka

bir evlilik yapmış. İçeri girdikten 20 yıl sonra sağ olduğunun haberini alan ailesi yerini öğrenip

cezaevinde ziyaretine gitmiş. Hasan tutuklandığında 3. çocuğu olan Muhammed henüz altı aylıkmış.

Yani Hasan oğlunu en son altı aylıkken görmüş. 20 yıl sonra kendisini ziyarete gelen oğul

Muhammed’in kucağında da yine altı aylık bir oğlu varmış. 24 yıl içeride kaldıktan sonra cezaevinden

çıkmış. Yeni bir evlilik yapmış, bu evlilikten bir oğlu ve üç kızı var. Suriye’de bakkalcılık yaparmış.

Cezaevinde her gün işkence yapılırmış. 150-200 kişilik koğuşlara dalan görevliler rastgele 20-30 kişiyi

karga tulumba götürüp işkence tezgâhından geçirdikten sonra tekrar koğuşa bırakırlarmış. İdam

edilmeyenlerin çoğu da cezaevinde hayatını kaybetmiş. Kendisinin omurga kemiği zarar görmüş.

Rahat hareket edemiyor, rahat yürüyemiyor. Bu yüzden Türkiye’ye gelmek için yüksek dağlardan

inerken oturup kayarak inmiş. Cezaevine- işkenceye inat, içeride hafız-ı Kur’an olmuş ve iki bin tane

de hadis ezberlemiş.

Türkiye’ye gelince bir hafta başka bir suriyelinin evinde misafir kalmış. Ardından yıkılmaya yüz tutmuş

bir gecekondu ev kiralayıp ocak soğuğunda sığınmış bu buz gibi eve. Evin arka tarafının çoğu oldukça

dik olan tepenin yamacına gömülüdür. Kışın bu cepheden evin içine kar- yağmur suları sızıyormuş.

Suriyeli komşularının yardımları ile idare etmeye çalışmış fakat ne çare. En son hanımı demiş ki:

“Burada bu halde kalmaya devam edeceğimize başka yere gidelim, olmazsa tekrar Suriye’ye dönelim.

Bari …” Hasan hem belinden rahatsız olduğu hem de yaşlı olduğu için çalışmak istediği halde iş

bulamıyor. Suriyeli o kadar genç her gün iş arayıp dururken kim ona iş versin ki. Çocukları ise henüz

çalışacak yaşta değiller.

İşte böyle. Her birinin savaş başladıktan sonraki hikâyeleri bile dinlemeye değerdir. Türkiye’ye giriş

yaptıktan sonra devlet kendilerine geçici bir kimlik numarası ve kimlik veriyor. Bu vatandaşlık değildir.

Bu kimlikle hastane ve ilaç imkânından ücretsiz yararlanabiliyorlar, belediyeden günlük kişi başına

birer tane ekmek alabiliyorlar, belediye veya kaymakamlıkların verdikleri kömür yardımından

faydalanıyorlar, çok seyrek de olsa dağıttıkları gıda yardımından faydalanabiliyorlar. Bunlar ise

zorunlu ihtiyaçlarını karşılamış olmak için çok yetersizdir. Kiraladıkları evler ne kadar eski veya kötü de

olsa her biri düzenli kira vermek zorundadır. Zaten bu tip evler Suriyeliler için karaborsadır artık. Her

ay elektrik- su faturaları var. Yaz-kış tükenen yakacağı var, yırtılan elbisesi var, tükenen gıdaları var.

Gözü dışarıda kalan çocukları var. Bir türlü “benim babam da bana ondan alır” diyemeyen çocukları

var.

Bu insanlar yukarıda saydıklarımın dışında devlet tarafından kendi hallerine terk edilmişlerdir. Sivil

kesimden hayırsever vatandaşlar, sivil toplum kuruluşları yardım ediyorlar fakat yetersizdir. Siyasiler

bu olayın henüz sosyal patlak vermemesinin rahatlığını yaşamaktadırlar. Bu ise ileriyi hiç

hesaplamamaktır. Mahrum bırakılmış toplulukların sosyal tepkisi hemencecik olmaz. Yavaş yavaş

birikir olgunlaşır, dipten gelen güçlü bir dalga olarak vurur. Ahlaki çöküntüleri de hemen görünmez.

İçten içe oluşan ahlaki çöküntü dışa vurduğu zaman artık geç kalınmış demektir.

Türkiye’de kampların dışındaki milyonlarca suriyeliyi misafir etmiyoruz. Kimse bunları misafir ediyoruz

diyerek övünüp durmasın. Misafire en kötü ihtimalle yediğinden yedirirsin. En az kendin rahat ettiğin

kadar misafiri de rahat ettirirsin. Bizim ise iyilerimiz artık giymediklerini suriyelilere vermektedir,

yediklerinin sadece temel ihtiyaç olanlarını onlara verebilmektedir, değiştirdikleri eşyalarını

suriyelilere vermektedirler. Yardım edenlerimiz konforlarından bir şey eksiltmeden bunu

yapmaktadırlar. Benim bildiğim misafir etmek böyle değildir. Bu duyarlılık da elbette önemlidir.

Günümüz koşullarında azımsanacak bir olay değildir. Toplumun büyük bir kısmı bunu da

yapmamaktadır. Birileri diyebilir ki bunların tamamını ya da en azından sınırdan kaçak geçenleri

yakalayıp geri gönderebiliriz. Bunu yapmamak büyük bir iyilik değil midir? Evet, kapitalizme iman

etmiş, ulusalcılığa iman etmiş, Allah’ın (c.c.) yeryüzündeki iktidar hakkını kendinde görmüş insanlar

olayı böyle değerlendirebilirler. Fakat yeryüzünü Allah’ın mülkü kabul etmiş olan biri zor durumda

kalmış insanları Allah’ın mülkünden men etme yetkisini nasıl kendisinde görebilir? Ulus devlet

sınırlarının tapusunu Allah’tan mı aldılar? Yoksa dünyayı sömüren emperyalist güçlerden mi?

Ensar-muhacir kavramını burada kullanmak ise en azından bu kavramlara ihanettir. Suriyeliler

mazlumdur. Biz ise ensar toplumu olamadık. Ensar – muhacir olma mertebesine kavuşmuş bir toplum

yoktur maalesef. Zaten ensar-muhacir örneği böyle bir zeminde yeşermez. Ensar- muhacir olayı, i’lay-ı

kelimetullah davasının ileri bir aşamasında yeşermişti. Her iki taraf da bu davanın mücahitleriydi.

Günümüzde islam toplumu için her biri adeta birer ateş çemberi olan ulus sınırlarının davası değildi o

dava. Suriye’deki gibi artık bir felakete dönüşmüş olan siyasi çıkar hesaplarının davası da değildi.

Bayramınız mübarek olsun.

YAZIYI PAYLAŞ!

İlk Yorum Yazan Sen Ol!

YAZARIN SON 5 YAZISI
07Mar

"Newton'a Mektup"

03Tem

24 Haziran Seçimleri Üzerine

25Mar

BİR HELİKOPTER DÜŞMÜŞTÜ!

24Eyl

EĞİTİM YÖNETİMİMİZ

05Ağs

Bir Yolcunun Ardından